Yazılarda Ara

YAŞADIKÇA

Mayıs ayı gelmiş, hiç söylemiyorsunuz sevgili okurlar.

Bana da bir arkadaşım haber verdi: "Yaz gelmiş" dedi heyecanlı bir sesle.

"Yaz mı?" dedim anlam veremez bir tonda.

"Resmen yaz" dedi, "Evet resmen, noter gelse, 'Evet bu bir yaz günüdür' der ve onaylar" ve ekledi hemen: "Çıkalım dolaşalım biraz?"

"Yo dostum" dedim ilk tepki olarak, "Hazır değilim."

Kim çıkacak şimdi dışarı? Kim hazırlanacak? Kim bu sıcakta toplu taşıma aracına binecek de, kim yürüyecek?

Cevap veriyorum: Ben.

İnce bir elbiseyle delikli spor ayakkabılarımı giyip, çantaya da bir hırka attıktan sonra hazırım işte.

Bugün bir şey deneyeceğim: Gülümsemek.

Çok geçmeden otobüs durağındayım ve ilk gülümsememe sebep şu cümle geçiyor aklımdan: "Herkesin hayatına hiç kimse karışamaz."

Otobüsün ön kapısı açılınca önce bastonu uzatıyorum önden, sonra bir adım atıyorum, çok zevkli geliyor bu bana. Her otobüs yolculuğumun klasiği olan şu soruyu soruyorum hemen şoföre: "Sesli anons çalışıyor değil mi?" Şoför de geleneği bozmuyor ve sıkı sıkıya bağlı olduğumuz bu ritüelin klasikleşmiş cevabını veriyor: "Nerede ineceksiniz?" Gülümsüyorum yine, her şey çok tanıdık. "O değil konu" diyorum, "Sesli anons çalışıyor mu?" Orada bir şeylere dokunuyor ve "Evet" diyor nihayet. En öndeki koltuğa yerleşiyorum, başlıyorum seyre. Fonda Nesimi söylüyor: "Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi, kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni."

Yol boyunca hemen her durakta, şoföre bir şeyler soruyor yolcular: "Falanca duraktan geçiyor mu? Şu durağa gelince söyler misiniz?"

Bu arada müthiş bir şey dikkatimi çekiyor; "Şu durağa gelince haber ver" diyenlere, şoför bilmiş bir edayla, "Sesli anons sistemi söylüyor zaten" diye cevap veriyor. Gel de gülümseme.

Otobüsten inince bir de minibüse binmem gerekiyor. İstanbul'un çok eski, eski olduğu kadar fakir, bir o kadar da tekinsiz olan bir semtine gidiyorum; ama deniz var orada, bir de nasıl anlatacağımı bilemediğim için "ruh" deyip geçeceğim bir şey var.

Minibüslerde o sorunlu anons sisteminden de bahsedilemeyeceği için insan hukukuyla çözüyorum işimi; en öne, şoförün hemen yanındaki koltuğa oturuyorum bu kez. Buraya ne zaman otursam, minibüs şoförünün nişanlısı gibi hissederim kendimi. Tuhaf bir arabesk duygusu kaplıyor içimi, "Selvi Boylum Al Yazmalım" geliyor aklıma. "Sevgi neydi? Sevgi emekti."

İndiğim yerde buluşuyoruz arkadaşımla. "Dost" dediğin birine sarılmak ne güzel. Güvenmek ne güzel. Dar sokaklarda yürümeye başlıyoruz; bastonumla kaldırım kenarını takip ediyorum ben. Kendin olmak, doğal ve rahat olmak ne güzel; olduğun gibi kabul edilmek ne güzel.

Denize doğru yaklaştıkça, sokaklara sinmiş rutubet kokusunun yerini iyot ve balık kokuları alıyor. İleriden bir genç geliyor bağırarak ve yolda bir sağa bir sola yürüyerek. "Delirtmeyin lan beni!" diye bağırıyor. Onun ne tarafa yöneleceği belli olmadığından ve ben de ona göre bir yol çizemediğimden, bir anda burun buruna geliyoruz bu arkadaşla; yaşı en fazla on beş-on altı; "Delirtmeyin lan beni!" diyor bana; "Tamam" diyorum abimize, "Delirtmeyiz" Yürüyor gidiyor.

"Hayranım senin şu cesaretine" diyor arkadaşım. "Ben konfor alanını terk edeli çok oldu" diyorum. "Okulda öğrendim bunu" diye devam ediyorum; "Okul bahçesinde çılgınca futbol oynayan gençlerin arasından geçmeye çalışırken öğrendim; kenarda durmak yerine yürümeye karar verdiğimde. Hiç mi kafama top gelmedi peki? Gelmez mi? Ama bu riski almasaydım, beni gördüğü zaman oyunu durduran ve "Durun, hoca geçsin" diyen hayran olunası gençleri de tanımamış olacaktım. Seni görebilen insanlar da var bu hayatta, görmezden gelenler de. Birinden sakınayım dersen öbürünü de kaçırıyorsun. Denemek lazım yani."

"Yaşadıkça" diye özetledi arkadaşım; "Yaşadıkça yaşıyor insan, durdukça ölüyor."

Taşlı topraklı bir yoldan, hiç ummadığım bir yere çıkarıyor bizi arkadaşım. Bir yanda deniz, bir yanda ulu ağaçlar ve salaşlıkta zirve yapmış bir balıkçı kulübesi...

Ağaç gölgesine bir masayla iki tabure getiriyor bir adam; balıklardan bahsediyor sonra. Ben balıktan anlamam, limon sıktın mı hepsi aynı bence. "O değil de, gündüz vakti rakı mı içeceğiz?" diyorum. "Ben doldurur ben içerim, günah benim kime ne?" diye mırıldanarak, karmaşık şeylerle dolu iki tabak getiriyor bir başka adam. Sonra saat yönleriyle olmasa da, "sağ, sol, orta, onun yanındaki..." falan diyerek tabaktakileri söylüyor bana. Elimdeki bastonu ve anlamaz gözlerle baktığımı görmesi yeterli olmuş yani adam için. Bu kadar basit işte. O kadar içten gülümsüyorum ki teşekkür ederken, "Bizim dinimiz kolaylık dinidir" diye gülümseyerek karşılık veriyor adam. "İşleri zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız" diyor arkadaşım kadehini kaldırırken. Anlıyorum ki sıradışı olan ben değilim; durumları sıradışılaştıran insanlar. Jean Paul Sartre'ın şu sözü geliyor aklıma: "İnsanı 'kendi' yapan kendisidir, 'başkası' yapan da başkasıdır."

O esnada yerde parıldayan bir taş anlık olarak gözümü alıyor; güneşten aldığı delici ışığı bir ok gibi gözüme fırlatıyor birkaç saniyede bir. Başımı sağa sola hareket ettirerek ayağımın az ilerisinde duran taşın yerini tespit ediyorum. Eğilip alıyorum taşı. Bembeyaz sıcacık bir taş... Âlemin sırrını verir gibi uzatıyorum taşı arkadaşıma. "İşte" diyor "Tüm evreni tutuyorum avucumun içinde. Varoluşun tüm bilgisi var bu taşta. İster Sartre'ın bulantılı özgürlüğünü yaşa, ister Siddhartha'nın yolculuğunu."

Telefonu çıkarıp her iki kitaptan bölümler okuyorum, bir kulağımda kulaklıkla. İki dakika okuyor, on dakika anlatıyoruz. Akşama doğru yan tarafımıza üç kişi daha geliyor. İstek şiirleri var benden. Okuyorum birkaç tanesini kulağıma gelen sinyalleri seslendirerek.

Hem okuyor hem anlatıyoruz. Çok gülüyoruz, çok ağlıyoruz. Yaşıyoruz.

Hoş geldin mayıs akşamı.


Sesli Dinle

Yorumlar

Yorum mevcut değil.