Yazılarda Ara

Gülcan Altun

Gülcan Altun Hakkında

E-posta Adresi:

1977 yılında Ardahan’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İzmir’in Aliağa ilçesinde tamamladı. Uzunca bir süre anlaşılamayan bir sebeple 11 yaşında görmesini kaybetti. Altun’un giderek daha da artan görme kaybına, 22 yaşında bacaklarındaki hareket kısıtlılığı eklendi.  Tüm bunların nedeni NMO (Nöromiyelitis Optika-Devic) hastalığı olarak açıklandı. 1999 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra, avukatlık stajı sırasında bu mesleğin kişiliği ile örtüşmediğini fark etti. Avukatlığı bir kenara koyup tekrar sınava giren yazarımız, Uludağ Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü'nü kazandı. Ancak yazarımız şöyle diyor: “NMO’nun yapabileceği kötü sürprizleri göz önüne aldığımda, okul sonrası öğretmen olabilmek için engellilerin girdiği söylenen kuruldan ‘olur’ alamayacağımdan korkarak bu hayalimden vazgeçtim”. Altun, Maliye Bakanlığı’nın engelliler için açtığı memuriyet sınavına girmiş ve 2001 yılından beri santral memuru olarak çalışmaktadır. 2009 yılında kurum içindeki yükselme sınavını kazanarak Gelir Uzmanı oldu. İronik bir ifade ile artık çok daha uzmanca kaldırdığını söylüyor telefonları. Bunların dışında, hayatını Aliağa Belediye Türk Halk Müziği Korosu çalışmaları ve dolayısıyla türkülerle, Engelsiz Erişim Derneği faaliyetleriyle, EEEH yazı çalışmalarıyla ve kabartma yazıyla Kur’an’ı Kerim okumayı geliştirmekle renklendiriyor.
Yazara,
guleycane@gmail.com
e-posta adresinden ulaşabilirsiniz.

Gülcan Altun Tarafından Yazılan Yazılar


Vizyonda olduğu geçmiş yıllarda; adını, takipçisi olan bir arkadaşımdan sıkça duyduğum bir diziydi Seksenler. O zamanlar biz izlemiyorduk. Sonra sonra hem TRT'de hem 360 TV'de yayınlanan tekrarlarının adeta müdavimi olduk. Bu dizinin sesli betimlemesinin de olduğunu biliyordum ama annemle birlikte izlediğimizden ve televizyonumuz 90'lardan kalma olduğundan bu zevkten mahrumdum. Dizinin yeni bölümlerinin geleceğini duyduğumuzda annemle birlikte sevindirik olduk.


Uzun zamandır sesli betimleme üzerine bir değerlendirme yapmadığımı fark edip bir film üzerine yazmaya karar verdiğimde, yeni eklenen filmler için GETEM'e şöyle bir baktım. “Anlat İstanbul” adlı film dikkatimi çekti. Neymiş ki diye tıkladığımda kendimi Oscar geçit töreninde gibi hissettim. Yerli sinemanın bildik pek çok yüzünün adı geçiyordu oyuncular arasında. Hatta kadroda tanınmadık isim yok gibiydi. Gerçi film 2005 yapımıydı ama sesli betimlemeli filmler furyasına katılmasının bir kaç aylık geçmişi vardı. Devamını Oku...


 

 

Dergimize sonradan katılan ve içimizi aydınlatan, kendi adıma kafamdaki pusları yeni sorularla umutlu bir karmaşıklığa salan bakış açısıyla aramızda hızla sivrilen ve editörlüğe kadar yükselen Meral Sözen'in Aylar aylar önce yazıp bir sonraki sayıda yanıtlarını da verdiği sorularının aksine benim sorularım havada asılı kalan nitelikte. Ne uzun cümle oldu be. Seslendiren arkadaşımın yüksek selamlarını şimdiden aldım, kabul ettim. (Açık ağızla sırıtma ifadesi) 


Çok uzun zaman önce yapmak istediğim ama hiç cesaret edemediğim bir şeydi sesli betimlemeden bir yetkiliyle söyleşi yapmak. Bu kapsamda tatlı sesi ve sıcacık sohbetiyle Emine Kolivar ile uzun uzun sohbet ettik. Sohbet ettik diyorum çünkü her ne kadar yola söyleşi yapmak üzere çıktıysam da gerek benim deneyimsizliğim gerekse beceriksizliğim yüzünden söyleşi, söyleşi olmaktan çıkıp sohbet havasına büründü. Üstüne üstlük yaptığım ilk kaydı ben doğru dürüst kaydetmeden sildiğim için sağ olsun Emine anlayış gösterdi ve bir kez daha buluşup konuştuk.


Yaşasııın! Nisan geldi yine. Bana göre yılın en umut veren ayı. Yemyeşil, ışıl ışıl, cıvıl cıvıl... Tüm bu övgüleri sadece Nisan doğumlu olduğum için düzüyorsam namerdim. Son hızla yaza yelken açtığımız bu mevsimde dramın dibine vuran, alabildiğine dalga sesi ve müzik dolu bir filmden söz edeceğim size… Dikkat çekici konusunu ele alış biçimiyle hedefi ıska geçtiği için bana “Hadi be!” dedirten bir filmden.


 

 

Dergimize sonradan katılan ve içimizi aydınlatan, kendi adıma kafamdaki pusları yeni sorularla umutlu bir karmaşıklığa salan bakış açısıyla aramızda hızla sivrilen ve editörlüğe kadar yükselen Meral Sözen'in Aylar aylar önce yazıp bir sonraki sayıda yanıtlarını da verdiği sorularının aksine benim sorularım havada asılı kalan nitelikte. Ne uzun cümle oldu be. Seslendiren arkadaşımın yüksek selamlarını şimdiden aldım, kabul ettim. (Açık ağızla sırıtma ifadesi) 


Yelda ile tanışmadan önce asla vazgeçemeyeceğimi sandığım, insan sesi formatındaki ekran okuyucuyu,  bilgisayarı ilk kullanmaya başladığım zamanlarda lisansıyla satın almıştım. O zamanlar şifre ile değil, bilgisayarın kasasının arkasına takılan ve adına damgıl dediğimiz parmak kadar bir aygıt yardımıyla alabiliyorduk bu sesi. Sonraları, iş ile ev arasında gidip gelen dizüstü bilgisayar kullanmaya başladım. Her seferinde damgılı tak çıkar gıcığıma gidiyordu. Üstelik korkutuyordu insanı: zedelenecek, çatlayacak ve hatta kırılacak diye.


Yaşadığımız toplumda çoğu zaman engelliler olarak, ama özellikle biz körler, ikinci sınıf vatandaş gibi hissediyoruz kendimizi değil mi? Son bir aydır çok daha fazla duyumsadığım bir duygu oldu bu.


Lacivertliğinden sıyrılıp koyuluğunu silkelemeye çalışan mavinin en soğuk olduğu bir gökyüzüyle girerdim çocukluğumun Ankara'sına. İçim mutlulukla üşürdü. Geride bıraktığım babamın buruk özlemine karışan kar heyecanıyla bakardım otobüs camından. Mavi çöp kutusunun hemen arkasındaki evdi dedemlerin tek kayısı ağacıyla şirinleşen evi.


Bu ay Dergi için bir yazı yazmak istiyor ancak ne yazacağıma karar veremiyordum. Sesli betimlemeli filmler ve diğer SEBEDER etkinlikleri hakkında yorum yapabildiğimiz, görüş ve önerilerimizi sunabildiğimiz bir Google grubu olan Sebeder Tartışmaları'nda her ay gelen Betimleme Kumbarası bildirimi dikkatimi çekti.


Gerçekten bizler de mi sürgündük ki o zamanlar? Evlerimizde izlediğimiz TV programları, diziler ve filmleri tam anlayamadığımıza göre; bir üst caddedeki sinemaya gelen ve yeni vizyona giren filme, “nasılsa görsel sahneleri tek başıma bilemeyeceğim ve filmi bütünleştiremeyeceğim”  ya da işitme engelli biri açısından bakıldığında “konuşulanları duyamayacağım” diye çok istememize rağmen gidemiyorsak; sokağımızda rahat rahat yürüyemiyorsak; okulumuzda bir üst kattaki sınıfımıza çıkamıyorsak birileri bizi kucaklamadan, özgürce. Kalabalıklar içinde sürgün sayılmaz mıyız?

 


Seçim arifesindeyiz ve içimiz dışımız her yerimiz ülkemiz için son derece önemli olan 24 Haziran seçimlerine kilitlenmiş durumda. Peki ya engelliler ve engellilere yönelik politika belirleyenler bu kilidin neresinde?


Lacivertliğinden sıyrılıp koyuluğunu silkelemeye çalışan mavinin en soğuk olduğu bir gökyüzüyle girerdim çocukluğumun Ankara'sına. İçim mutlulukla üşürdü. Geride bıraktığım babamın buruk özlemine karışan kar heyecanıyla bakardım otobüs camından. Mavi çöp kutusunun hemen arkasındaki evdi dedemlerin tek kayısı ağacıyla şirinleşen evi.


İki yıldır yakamı bırakmayan sağlık sorunlarım nedeniyle bir süredir dergiden uzak kalmak zorundaydım. Bu durum fazlasıyla canımı sıkıyor ama yapabileceğim pek bir şey de yok ne yazık ki. Yazı yazmaya karar verdiğimde uzun süredir ihmal ettiğim betimlemeli film değerlendirmesi işime geri döndüm. Elimdeki arşivi tararken ihtiyaç duyduğum gülme güdüsünün etkisiyle mi nedir, bir komedi filmi seçtim. Pek Yakında! Benim dönüşüm pek bir yakında olmadı galiba ama…


Evet! Sanırım bahar yorgunuyum. Bizim dergideki Bahar değil, mevsim bahardan yorgunum. Rahmetli bir ablam vardı. Babaannesi bahar gelince onlara; “dikkatli olun, ayağınızı yere sağlam basın, bahar gelince ağaçlar canlanmak için gücünü insanlardan alır” dermiş. Benim de her sene biraz daha iştahla mı çekiyor ağaçlar gücümü nedir anlamadım ama her sene bahar geldiğinde bir kat daha yorgunluğum artıyor.

 


Yaz günlerini yavaş yavaş geride bırakmaya başladığımız bu günlerde birçok evde kış hazırlıkları telaşı var. Özellikle bizden bir önceki nesil harıl harıl çalışmakta. Ancak bakıyorum da genç nesil de artık bu işlere merak salmış veya sağlıklı beslenme kaygısında. Ben de bu bağlamda tam da bu günlerde yapılabilecek alternatif ve erişilebilir bir turşu tarifi vereyim dedim sizlere, malum her zaman erişilebilir tarif sitesi bulmak ya da annenizin el yazısıyla tuttuğu kara kaplı tarif defterindeki denenmiş tariflere ulaşmak mümkün olmayabiliyor.

 


Yaz bitiyor belki ama tatil denilince akla bakış açınıza göre çoğunlukla deniz, kum, güneş, dolayısıyla plaj; bundan başka müzeler, tarihi yerler, mili parklar, kayak merkezleri vs gelir. Bunlardan en az birine özlem duymayan, içine bir heyecan düşürmeyen, dudağında bir tebessüm yaydırmayan pek kimse yoktur herhalde. Kimileri kabullenmekte güçlük çekse de biz engelliler de birer insan olduğumuza göre aynı şeyleri hissediyoruz.


Merhaba sevgili okuyucular, bilenler bilir, ben ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili inci gibi bir kentinde ikamet etmekteyim. Dolayısıyla bu şehre göç ettiğimiz çocukluk yıllarından itibaren, tabiri caizse bir ayağım suda yaşadım hep. Geçen gün aşırı sıcakların yaşandığı bir günde soluğu denizde aldık birkaç tanışla birlikte. Yüzerken bir yandan sağdan soldan sohbet etmeyi de ihmal etmedik. Birkaç yıl önce denizde yaşadığım, kıyıyı bulma olayımı kahkahalarla anlatırken, aklıma “Bunu size niye yazmıyorum ki?” diye geldi.


Oruç tutamadığımdan mıdır nedir Ramazanda ayrı bir can çekme dönemine giriyorum. Çoğunlukla beni dürtükleyen de tatlı düşkünlüğüm oluyor. Bu aralar canımın en çok çektiği tatlı ise Magnolya. Son zamanlarda ne olduğunu anlamadığım uyuşukluk halimin etkisiyle kendim mutfağa girmek yerine yapması için annemin yakasına yapışıyorum. Bu tadı bilmeyenlere tavsiye olsun diye bu ay size yaklaşık bir senedir taktığım ancak fazla detay içerdiği için her istediğimde annemden bir araba dolusu laf işittiğim bu harika tadın tarifini vermek istiyorum.